12 Şubat 2017 Pazar

Son Başladı


Yazmaya uzun bir ara vermiştim. Çünkü bana göre yazmak, ciddi bir iştir. Herkesin yapabileceği yahut her an yapılabilecek bir şey değildir. Kelimelere hükmetmek için birikiminizin olması gerekir. Bu birikimi edinebilmek için sabırlı, azimli ve çalışkan olmalısınız. Ben bu birikime sahip olduğumu düşünüyorum. Fakat yazmak için sadece birikime sahip olmak yeterli değildir. İlhama da ihtiyacınız vardır. Yazmanız için önemli bir sebebiniz yoksa yazdıklarınızın hiçbir değeri olmaz. Bu yazıyı elimden geldiğince basit ve anlaşılır tutmaya çalışacağım. Çünkü değineceğim konular başımın belaya girmesine sebep olabilir. Lafı daha fazla uzatmadan konuya giriyorum.

Sonun Başlangıcı (Falling Down), 1993 yapımı bir Amerikan filmi. D-Fens isimli başrol karakterimiz (karakterin gerçek adı bilinmediği için, arabasının plakasında yazan kodla hitap ediliyor), savunma endüstrisinde çalışmış işsiz bir mühendistir. Toplumda gördüğü saygısızlık, sabırsızlık, ahlaksızlık gibi bozukluklara dayanamaz hale gelen karakterimiz yaşadığı kişisel sorunların da etkisiyle iyice çileden çıkar. Bir sabah tıkalı trafikten bunalarak arabasını yolun ortasında bırakır ve çetelerin hakim olduğu bir bölgeye girerek kötülere karşı vahşet saçmaya başlar.

1993 yapımı olan bu filmi, 2017 yılının şubat ayında izlememe rağmen hiç yadırgamadım. O zamanın toplum sorunları günümüzde de artarak devam ediyor. Yazımın asıl konusu da işte bu sorunlar.
Her ne kadar üniversite okumak için başka bir şehirde yaşıyor olsam da aslen Edirne’de yaşıyorum. Edirne, Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biri. Tarihinden gelen hoşgörüyü günümüzde de barındırıyor. Trakya insanı özgürlüklere saygılıdır ve eğlencelidir. Hayata öfkeli gözlerle bakmaz. Yunanistan ve Bulgaristan’dan her gün onbinlerce turist gelir Edirne’ye. Onlar için Edirne ile Yunanistan yahut Edirne ile Bulgaristan arasında fark yoktur. Hiçbir yerde bir Trakyalı ile bir turistin tartıştığını göremezsiniz.

Fakat Edirne’nin çok büyük bir problemi var. Doğudan aldığı göç ve çingenelerin nüfus artışı şehri yaşanılmaz hale getiriyor. Şehir farklı bölgelere ayrılmış durumda. Çingenelerin ağırlıklı olduğu bölge, doğu illerinden gelenlerin ağırlıklı olduğu bölge ve Trakyalıların yaşadıkları bölge olmak üzere üç bölgeden bahsedebiliriz. Eğer bir Trakyalı iseniz (beyaz Türk yahut batı illerinden gelen birisi de olabilirisiniz) Çingene bölgesinde yahut doğu ırklarının bölgesinde yürümeniz pek mümkün değildir. Fakat bir çingenenin yahut doğulunun, Trakyalıların bölgesinde yürürken sorun yaşadıklarını asla göremezsiniz.

Edirne’de yaşadığım süre boyunca öyle olaylara şahit oldum ki, bazı ırklar hakkındaki düşüncelerim değişti. Neden böyle olduğunu birazdan mantıklı gerekçelerle açıklayacağım. Fakat bu açıklamaya girmeden önce her durumda olduğu gibi bu durumda da istisnalar olduğunun farkındayım. Örneğin seyyar satıcılık, esnaflık, apartman temizlikçiliği, sokak temizlikçiliği yapan çingeneler olduğunu biliyorum. Bu kişilere saygı duyduğumu ve alın teriyle hayatlarını sürdürdükleri için onları asla dışlamayacağımı, daha iyi koşullarda yaşamaları için yapılacak her türlü çabaya destek olacağımı bilmelerini isterim. Birazdan söyleyeceklerim bu kişilerle ilgisizdir.

Edirne’nin en düzgün bölgelerinden birinde gezerken dahi çingenelerin yaptığı arsız davranışları görmek artık beni delirtiyor. Eğer daha önce böyle bir durumun içinde bulunmadıysanız söylediklerimi anlamayabilirsiniz. Edirne’de çingeneler okumazlar. Çocuklarını okula göndermezler, gönderdikleri okulların da eğitim yapmaları mümkün değildir. Küçük yaşlardan saygısızlığı, ahlaksızlığı öğrenirler. Gittikleri okullarda öğretmenlere yaptıkları muamele içler acısıdır. Hepsinde yeşil kart vardır ve Edirne’deki hastanelerdeki hastaların %90’ı çingenelerdir. Sağlıklarına dikkat etmezler, kavga ederler ve sonra gelip eğitimli insanların kendilerine yardımcı olmasını isterler. Kullandıkları ilaçları hak etmeyen bir topluluk var mı diye sorsanız çingeneler derim.

Gelin size akrabamın yaşadığı bir olayı anlatayım. Kendisi şu anda hayatta değil, huzur içinde uyusun. Saadet Teyze, 80li yaşlarında kendi halinde bir kadındı. Oldukça garibandı, akrabaları ve dostları yiyecek içecek getirmese açlıkta ölürdü. Kocası tarafından zamanında çok işkence görmüş. Bir keresinde bıçaklanmış bile. Saadet Teyze’nin bir oğlu vardı. Ona dayı derdik. Babasının olumsuz davranışları yüzünden askerden geldiğinde aklını yitirmişti. Ağır psikolojik sorunları vardı. Yaşadıkları bölge eskiden Trakyalıların kaldığı bir yerdi. Fakat zamanla bölgedeki çingene nüfusu arttı. Bundan rahatsız olan ve taşınabilecek imkanı olanlar bölgeden taşındılar. Saadet Teyze’nin böyle bir imkanı yoktu o yüzden taşınamadı. Çocukları ile kalamıyordu çünkü hayatı boyunca yaşadığı şeyler onun da zihnini etkilemişti. Çok ufak şeylerden inatçılık yapıyor ve sorun çıkarıyordu. O yüzden çocukları onu kendi evlerinde tutamıyorlardı. Fakat ihtiyaçlarını aksatmadan haftada 2-3 kez yanına gidiyorlardı.

Oğlu oldukça cüsseliydi. Akli sorunları olduğu için eve çingeneler fazla yaklaşmazlardı. Fakat çoğu zaman Saadet Teyze’nin oğluna zulüm ederlerdi. Bir gün Saadet Teyze’yi ziyarete gittik ve duyduklarımız bizi şoka soktu.

Saadet Teyze’nin oğlu bundan birkaç yıl önce öldü. Tek başına çingenelerin olduğu bir bölgede yaşıyordu. Bayram zamanı başına gelen olayı sizlerle paylaşayım:
Saadet Teyze’nin kapısı çalmış, dışarı bakınca 4 kişi görmüş. Normal giyimli kişilermiş. Gözleri tam olarak seçemediğinden olsa gerek çingene olduklarını anlayamamış zavallı teyzem. “Bayram ziyaretine geldik.” demişler. Saadet Teyze onları içeri buyur etmiş. O gariban haliyle onlara kahve yapmış, şeker ikram etmiş. Bu arada içeriye giren karı koca ve iki kız çocuğuymuş. Kızlardan biri 17-18 yaşlarındaymış. Diğeri daha küçükmüş. Mesleğim polislik demiş adam eve girmeden önce. Belli ki güven kazanmak istemiş. Saadet Teyze yaşlı birisi olsa da akılsız değildi. Evde oturdukları sırada genç kızın yanlarında olmadığını görünce durumu anlamış. Kız nerede demiş, cevap vermemişler. Yatak odasına gitmiş, kızın eşyalarını kurcaladığını görmüş. “Hırsız var!”, “Yardım edin!” diye bağırmış. Hemen adamla kadın Saadet Teyze’nin yanına gelmişler. 80 küsür yaşındaki kadını dövmüşler. Küfretmişler… Hiçbir şeyi olmayan bu gariban kadının 3-5 kuruş yemek parasını alıp kaçmışlar. Sonra bu olay birkaç kez daha tekrar yaşanmış. Çocukları evin her tarafını demir parmaklıkla kapattırdılar. Köpekte aldılar. Fakat 1 yıl sonra Saadet Teyze öldü.

Bunun gibi anlatabileceğim yüzlerce olay var. Başınıza gelmeden anlayamazsınız. Edirne’de suç işlemekten başka hiçbir şey yapmayan bir insan topluluğudur çingeneler. Sözlerim acımasız gelebilir ama bu kişilerde acıma yoktur. Size her türlü kötülüğü yaparlar ve yanlarına kalır. Ülkenin vergilerini boş yere tüketirler.

Doğudan göç edenlerde de çeteleşme durumları mevcut ama çingeneler kadar değiller. O yüzden onlara başka bir yazı da değinirim. Bu kadar şey söyledim fakat buna bir çözüm yolu sunmadan yazıyı noktalamam doğru olmaz. Peki bu sorunu nasıl çözebiliriz, çözmeli miyiz, çözmezsek ne olur?
Edirne örneğiyle durumu açıkladım çünkü kendi deneyimlerimi anlatmak istedim. Fakat sanılmasın ki olay birkaç şehirle sınırlı. Türkiye’nin pek çok ilinde bu tarz suçlar belli başlı ırklar tarafından işleniyor. Kötülüğe karşı konulup, kökü kurutulmazsa Türkiye’yi çok daha kötü günler bekleyecektir. Bu tarz olaylara vicdani bir şekilde yaklaşırsanız, sonunda acınacak hale düşersiniz. Söylediklerim tecrübeyle sabittir.

En kısa zamanda belli bir ırka mensup kişilerin yoğun olduğu suç bölgelerinde polis kuvvetleri arttırılmalı. Suç işleyen kişiler, suçlu olduklarını belirten bir şekilde alınlarından damgalanmalılar. Bu sayede toplum içerisinde nereye giderlerse gitsinler hak ettikleri muameleyi görmüş olurlar. Derhal bu kişilerin yeşil kartları iptal edilmeli ve sağlık yardımları kesilmelidir. Yaşlılarına yaşlılık maaşı, sakatlarına engelli maaşı, fakirlik yardımı gibi yardımların hepsi kesilmelidir. Hayatlarını o kadar kötü hale getirmeliyiz ki bir daha güzel ülkemizde terör estiremesinler. Hayatlarını öyle berbat bir hale getirmeliyiz ki suç işlemek yerine ölmeyi tercih etsinler.

İşte o zaman gelecek için bir umudumuz olabilir. Aksi halde geleceğimiz oldukça karanlık.