Yazmaya uzun bir ara vermiştim. Çünkü bana göre yazmak,
ciddi bir iştir. Herkesin yapabileceği yahut her an yapılabilecek bir şey
değildir. Kelimelere hükmetmek için birikiminizin olması gerekir. Bu birikimi
edinebilmek için sabırlı, azimli ve çalışkan olmalısınız. Ben bu birikime sahip
olduğumu düşünüyorum. Fakat yazmak için sadece birikime sahip olmak yeterli
değildir. İlhama da ihtiyacınız vardır. Yazmanız için önemli bir sebebiniz
yoksa yazdıklarınızın hiçbir değeri olmaz. Bu yazıyı elimden geldiğince basit
ve anlaşılır tutmaya çalışacağım. Çünkü değineceğim konular başımın belaya
girmesine sebep olabilir. Lafı daha fazla uzatmadan konuya giriyorum.
Sonun Başlangıcı (Falling Down), 1993 yapımı bir Amerikan
filmi. D-Fens isimli başrol karakterimiz (karakterin gerçek adı bilinmediği
için, arabasının plakasında yazan kodla hitap ediliyor), savunma endüstrisinde
çalışmış işsiz bir mühendistir. Toplumda gördüğü saygısızlık, sabırsızlık,
ahlaksızlık gibi bozukluklara dayanamaz hale gelen karakterimiz yaşadığı
kişisel sorunların da etkisiyle iyice çileden çıkar. Bir sabah tıkalı trafikten
bunalarak arabasını yolun ortasında bırakır ve çetelerin hakim olduğu bir bölgeye
girerek kötülere karşı vahşet saçmaya başlar.
1993 yapımı olan bu filmi, 2017 yılının şubat ayında izlememe
rağmen hiç yadırgamadım. O zamanın toplum sorunları günümüzde de artarak devam
ediyor. Yazımın asıl konusu da işte bu sorunlar.
Her ne kadar üniversite okumak için başka bir şehirde
yaşıyor olsam da aslen Edirne’de yaşıyorum. Edirne, Türkiye’nin en güzel
şehirlerinden biri. Tarihinden gelen hoşgörüyü günümüzde de barındırıyor.
Trakya insanı özgürlüklere saygılıdır ve eğlencelidir. Hayata öfkeli gözlerle
bakmaz. Yunanistan ve Bulgaristan’dan her gün onbinlerce turist gelir Edirne’ye.
Onlar için Edirne ile Yunanistan yahut Edirne ile Bulgaristan arasında fark
yoktur. Hiçbir yerde bir Trakyalı ile bir turistin tartıştığını göremezsiniz.
Fakat Edirne’nin çok büyük bir problemi var. Doğudan aldığı
göç ve çingenelerin nüfus artışı şehri yaşanılmaz hale getiriyor. Şehir farklı
bölgelere ayrılmış durumda. Çingenelerin ağırlıklı olduğu bölge, doğu
illerinden gelenlerin ağırlıklı olduğu bölge ve Trakyalıların yaşadıkları bölge
olmak üzere üç bölgeden bahsedebiliriz. Eğer bir Trakyalı iseniz (beyaz Türk
yahut batı illerinden gelen birisi de olabilirisiniz) Çingene bölgesinde yahut doğu
ırklarının bölgesinde yürümeniz pek mümkün değildir. Fakat bir çingenenin yahut
doğulunun, Trakyalıların bölgesinde yürürken sorun yaşadıklarını asla
göremezsiniz.
Edirne’de yaşadığım süre boyunca öyle olaylara şahit oldum
ki, bazı ırklar hakkındaki düşüncelerim değişti. Neden böyle olduğunu birazdan
mantıklı gerekçelerle açıklayacağım. Fakat bu açıklamaya girmeden önce her
durumda olduğu gibi bu durumda da istisnalar olduğunun farkındayım. Örneğin
seyyar satıcılık, esnaflık, apartman temizlikçiliği, sokak temizlikçiliği yapan
çingeneler olduğunu biliyorum. Bu kişilere saygı duyduğumu ve alın teriyle
hayatlarını sürdürdükleri için onları asla dışlamayacağımı, daha iyi koşullarda
yaşamaları için yapılacak her türlü çabaya destek olacağımı bilmelerini
isterim. Birazdan söyleyeceklerim bu kişilerle ilgisizdir.
Edirne’nin en düzgün bölgelerinden birinde gezerken dahi
çingenelerin yaptığı arsız davranışları görmek artık beni delirtiyor. Eğer daha
önce böyle bir durumun içinde bulunmadıysanız söylediklerimi
anlamayabilirsiniz. Edirne’de çingeneler okumazlar. Çocuklarını okula
göndermezler, gönderdikleri okulların da eğitim yapmaları mümkün değildir.
Küçük yaşlardan saygısızlığı, ahlaksızlığı öğrenirler. Gittikleri okullarda
öğretmenlere yaptıkları muamele içler acısıdır. Hepsinde yeşil kart vardır ve
Edirne’deki hastanelerdeki hastaların %90’ı çingenelerdir. Sağlıklarına dikkat
etmezler, kavga ederler ve sonra gelip eğitimli insanların kendilerine yardımcı
olmasını isterler. Kullandıkları ilaçları hak etmeyen bir topluluk var mı diye
sorsanız çingeneler derim.
Gelin size akrabamın yaşadığı bir olayı anlatayım. Kendisi
şu anda hayatta değil, huzur içinde uyusun. Saadet Teyze, 80li yaşlarında kendi
halinde bir kadındı. Oldukça garibandı, akrabaları ve dostları yiyecek içecek
getirmese açlıkta ölürdü. Kocası tarafından zamanında çok işkence görmüş. Bir
keresinde bıçaklanmış bile. Saadet Teyze’nin bir oğlu vardı. Ona dayı derdik.
Babasının olumsuz davranışları yüzünden askerden geldiğinde aklını yitirmişti.
Ağır psikolojik sorunları vardı. Yaşadıkları bölge eskiden Trakyalıların
kaldığı bir yerdi. Fakat zamanla bölgedeki çingene nüfusu arttı. Bundan
rahatsız olan ve taşınabilecek imkanı olanlar bölgeden taşındılar. Saadet Teyze’nin
böyle bir imkanı yoktu o yüzden taşınamadı. Çocukları ile kalamıyordu çünkü
hayatı boyunca yaşadığı şeyler onun da zihnini etkilemişti. Çok ufak şeylerden
inatçılık yapıyor ve sorun çıkarıyordu. O yüzden çocukları onu kendi evlerinde
tutamıyorlardı. Fakat ihtiyaçlarını aksatmadan haftada 2-3 kez yanına
gidiyorlardı.
Oğlu oldukça cüsseliydi. Akli sorunları olduğu için eve
çingeneler fazla yaklaşmazlardı. Fakat çoğu zaman Saadet Teyze’nin oğluna zulüm
ederlerdi. Bir gün Saadet Teyze’yi ziyarete gittik ve duyduklarımız bizi şoka
soktu.
Saadet Teyze’nin oğlu bundan birkaç yıl önce öldü. Tek
başına çingenelerin olduğu bir bölgede yaşıyordu. Bayram zamanı başına gelen
olayı sizlerle paylaşayım:
Saadet Teyze’nin kapısı çalmış, dışarı bakınca 4 kişi
görmüş. Normal giyimli kişilermiş. Gözleri tam olarak seçemediğinden olsa gerek
çingene olduklarını anlayamamış zavallı teyzem. “Bayram ziyaretine geldik.” demişler.
Saadet Teyze onları içeri buyur etmiş. O gariban haliyle onlara kahve yapmış,
şeker ikram etmiş. Bu arada içeriye giren karı koca ve iki kız çocuğuymuş.
Kızlardan biri 17-18 yaşlarındaymış. Diğeri daha küçükmüş. Mesleğim polislik
demiş adam eve girmeden önce. Belli ki güven kazanmak istemiş. Saadet Teyze
yaşlı birisi olsa da akılsız değildi. Evde oturdukları sırada genç kızın
yanlarında olmadığını görünce durumu anlamış. Kız nerede demiş, cevap
vermemişler. Yatak odasına gitmiş, kızın eşyalarını kurcaladığını görmüş. “Hırsız
var!”, “Yardım edin!” diye bağırmış. Hemen adamla kadın Saadet Teyze’nin yanına
gelmişler. 80 küsür yaşındaki kadını dövmüşler. Küfretmişler… Hiçbir şeyi
olmayan bu gariban kadının 3-5 kuruş yemek parasını alıp kaçmışlar. Sonra bu
olay birkaç kez daha tekrar yaşanmış. Çocukları evin her tarafını demir
parmaklıkla kapattırdılar. Köpekte aldılar. Fakat 1 yıl sonra Saadet Teyze
öldü.
Bunun gibi anlatabileceğim yüzlerce olay var. Başınıza
gelmeden anlayamazsınız. Edirne’de suç işlemekten başka hiçbir şey yapmayan bir
insan topluluğudur çingeneler. Sözlerim acımasız gelebilir ama bu kişilerde
acıma yoktur. Size her türlü kötülüğü yaparlar ve yanlarına kalır. Ülkenin
vergilerini boş yere tüketirler.
Doğudan göç edenlerde de çeteleşme durumları mevcut ama
çingeneler kadar değiller. O yüzden onlara başka bir yazı da değinirim. Bu
kadar şey söyledim fakat buna bir çözüm yolu sunmadan yazıyı noktalamam doğru
olmaz. Peki bu sorunu nasıl çözebiliriz, çözmeli miyiz, çözmezsek ne olur?
Edirne örneğiyle durumu açıkladım çünkü kendi deneyimlerimi
anlatmak istedim. Fakat sanılmasın ki olay birkaç şehirle sınırlı. Türkiye’nin
pek çok ilinde bu tarz suçlar belli başlı ırklar tarafından işleniyor. Kötülüğe
karşı konulup, kökü kurutulmazsa Türkiye’yi çok daha kötü günler bekleyecektir.
Bu tarz olaylara vicdani bir şekilde yaklaşırsanız, sonunda acınacak hale
düşersiniz. Söylediklerim tecrübeyle sabittir.
En kısa zamanda belli bir ırka mensup kişilerin yoğun olduğu
suç bölgelerinde polis kuvvetleri arttırılmalı. Suç işleyen kişiler, suçlu olduklarını belirten bir şekilde alınlarından damgalanmalılar.
Bu sayede toplum içerisinde nereye giderlerse gitsinler hak ettikleri muameleyi
görmüş olurlar. Derhal bu kişilerin yeşil kartları iptal edilmeli ve sağlık
yardımları kesilmelidir. Yaşlılarına yaşlılık maaşı, sakatlarına engelli maaşı,
fakirlik yardımı gibi yardımların hepsi kesilmelidir. Hayatlarını o kadar kötü
hale getirmeliyiz ki bir daha güzel ülkemizde terör estiremesinler. Hayatlarını
öyle berbat bir hale getirmeliyiz ki suç işlemek yerine ölmeyi tercih etsinler.